Tunçbilek’te en eski arkeolojik buluntular Kalkolitik Döneme aittir. 1977 yılında Tunçbilek Garp Linyitleri İşletmesi Linyit üretim sahası içersinde yer alan Boyalık ve Gevence mevkilerinde kömür çıkartılması sırasında bulunan Kalkolitik Dönem kap buluntularının M.Ö. 4000-3000 yıllarına ait olduğu tespit edilmiştir. Bu buluntular; elde imal edilmiş, çizgileri basit bezemeli ve siyah renkli keramikler olup günümüzde Kütahya müzesinde sergilenmektedir.
G.L.İ Sahasında yer alan”1 numara” denilen yazıhanelerin bulunduğu alanda, sosyal tesislerin olduğu yerde, Aşağıdere mevkisinde Bizans dönemine ait sütunlar, araç gereçler ve kalıntılar çıkmıştır. Yine G.L.İ’ nin benzinliğinin olduğu yerde Bizans dönemine ait bir mezarlık (höyük) bulunmaktadır.
Tarih içersinde Tunçbilek ve çevresi Frigya sınırları içersinde yer almaktadır. Tavşanlı-Merkezyeniköy yolu üzerine Sorkun Boğazında Frig dönemine ait (M.Ö. 1200-676) kayalara oyulmuş anıt mezar bulunmaktadır.
Tunçbilek yakınlarında bulunan Beyköy’deki Manastır Tepede ve Derbent köyü yakınlarında da antik dönem kalıntılarına rastlanmıştır.
Tunçbilek ve çevresindeki köyleri kapsayan geniş bir sahada Roma ve Bizans dönemi kalıntılarına rastlanmaktadır. Örneğin; Kızılçukur köyü’nün Gencer yaylası sahası içersinde ve Kızılçukur-Eşen sınırları Eşen Dedesi civarında iki farklı höyük bulunmaktadır. Bu höyükleri çevreleyen alandan mezarlar çıkmıştır.
Tunçbilek merkez mahallesi Küçükilet yakınlarındaki Arıkaltı mevkiinde Roma-Bizans dönemine ait kalıntılarına rastlanmıştır. Küçükilet yakınlarındaki Arıkaltı denilen mevkiden Roma-Bizans dönemine ait tapınak kalıntıları, Şarap ve erzak küpleri çıkmıştır.
Yöredeki diğer Roma-Bizans yerleşim yerleri; Demirbilek (Büyük ilet) köyü yakınlarında “ilkilik”, Kayaarası köyü yol kenarı, Ömerler köyü altı, Derbent köyü ile Demirbilek köyü arasında “Ören Yeri ve Yörgüç köyü yakınlarındaki Elmalık mevkileridir. İlkilik adı, yöreye ilk gelen Yörükler tarafından “daha evvel yerleşilen yer, ilk yerleşim, Bizans yerleşimi manasında verilmiştir. Burada yerleşim birimi ve tapınak olduğu çıkan kalıntılardan anlaşılmaktadır. İlkilik denilen yerden çıkan bu tapınak sütunları, Demirbilek köyü camii önünde durmaktadır.
Camii önünde duran sütunların bir kısmı da Domaniç’e bağlı Karamanlar köyü yakınlarındaki tapınaktan getirilmiştir.Gürağaç köyü yakınlarındaki Asartepe-Hisar Tepe, vaktiyle gözetleme kulesi olduğu ve burada Bizans dönemi eserleri olduğunu köylüler ifade etmişlerdir. Günümüzde, sözü edilen bu kalıntıların tamamı tahrip edilmiştir.
Ömerler köyü’nün alt tarafında mezarlık yakınlarından Roma-Bizans dönemine ait erzak (veya şarap) küpleri çıkmıştır. Çıkan bu küpler Ömerler köyü ilkokulunun bahçesine konmuştur. Burada iki büyük küp bulunmaktadır. Küplerin birinde şekilli damgalar bulunmaktadır.
Kayaarası köyü yakınlarında Roma-Bizans dönemi kaldırım yolu kalıntılarına ve yol kenarında mezar sterlerine rastlanmıştır. Yakın zamana kadar kaldırım yolun kalıntıları durmuşsa da üzerinden asfalt geçince kaybolmuştur.
Yörgüç köyü yakınlarında “Elmalık “denilen mevkiden üzerinde Grekçe yazılar bulunan tapınak kalıntıları çıkmıştır. Çıkan bu kalıntılar “Kocakır” denilen alanda bulunan çeşme yapısına konmuştur.Çeşmede bulunan m ermer yapı üzerindeki Grekçe yazıların bir kısmı tahrip olmuştur.
Hamitabat ile Muhacirler köyü arazisi sınırında, Kocasu nehrinin kenarında yer alan, “Gicik Hamamı” veya “Uyuz Hamamı” olarak bilinen ılıçayı Roma-Bizans dönemi eserleri arasında sayabiliriz. Burada horasandan yapılma hamam duvarlarının kalıntıları ve mermer üzerine oyulmuş su yolu ve hamam odaları bulunmaktadır. Vaktiyle burada 7 ade t küç ük havuz bulunmaktaydı. Zamanla Kocasu nehrinden gelen sel suları bu yapıları tahrip etmiştir. Ilıcanın suyu, kü k ürt kokulu ve kireç renginde olup bembeyazdır. Bu şifalı su, ılık o lup uyuz hastalığına, çobanlara, yaralara, deri hastalıklarına ve hayvanların şarp hastalığına iyi gelmektedir. Bu ılıcaya gerek Hamitabat mahallesinden gerekse Muhacirler köyünden toprak yol ile ulaşmak mümkündür. Bu tarihi hamamın turizme kazandırılması gerekmektedir. Yörede yoğun olarak R oma-Bizans yerleşim yerleri ve tapınak kalıntıları bulunmaktadır. Fakat son zamanlarda bu kalıntılar büyük bir tahribata uğramıştır.
TUNÇBİLEK’İN KURULUŞU
İlet adında iki köy ismi vardır. Bunlardan Büyükilet bugünkü Demirbilek köyü, Küçükilet ise bugünkü Tunçbilek’in merkez mahallesidir. Muhtemelen bu iki köyü kuranlar aynı soydan veya aynı oymaktan gelmişlerdir. Zira köylerin kuruluşları bir takım Yörük efsanelerine dayandırılır. Köyün kurucusu iki Yörük kardeş motifine göre Büyükilet büyük kardeş tarafından, Küçükilet ise küçük kardeş tarafından kurulmuştur. İlet adının nereden geldiği konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu konuda şifahi olarak bazı görüşler belirtilmiştir. Küçükilet köylüleri; “ilet” adının ilet isminde bir şahıstan geldiğini bu şahsın da Beye köy’de bulunan beylere haber ve posta ulaştırdığını ve iletme-ulaştırma kelimelerinden türediğini belirtmişlerdir. Bir başka rivayete göre; Beye köyü’nde bir Yörük Beyi varmış. Bu beyin iki oğlundan biri Büyükilet köyünün olduğu yere, küçüğü ise Küçükilet köyü’nün olduğu yere yerleşmiştir. Yörük Beyi, bu iki oğluna haber göndereceği zaman, habercisine “Bunu büyüğe ilet, bunu küçüğe ilet” dermiş. Böylece ilet ismi buradan gelmiştir. Küçükilet köyü, Orta Asya’dan gelen Kayı Boyu’na mensup Karakeçili Yörüklerince kurulmuştur.1941 yılına kadar Küçükilet olarak geçen köy, bu tarihten sonra Tunçbilek adını almıştır. Köy iki farklı köyün birleşmesiyle gelişme göstermiştir. Günümüzde merkez mahalle olarak geçen Küçükilet’e 2,5 km. mesafede ve Lavar denilen yerin üst tarafında vaktiyle “Tekeler” adında bir Yörük köyü bulunmaktaydı. 13 hane olan bu köy halkı bundan yaklaşık 160 yıl önce köyde bir kadın yüzünden çıkan hadise neticesinde dağılmıştır. Dağılan bu köy halkından 9 hanenin bir kısmı Yörgüç, Bozbelen ve Eflen köylerine yerleşirken bir kısmı da İnegöl ve Trakya bölgesine kadar dağılmışlardır. Di¤er 4 hane ise Küçükilet köyüne gelip yerleşmiştir. Bu gelen 4 haneye Kır Veliler denmektedir. Böylece Tekeler köyünden gelen 4 hanenin de katılımıyla K üçükilet köyü büyümeye ve gelişmeye başlamıştır. Küçükilet köylüleri kendilerini manav olarak nitelendirmişlerd ir. Manav ismi, vaktiyle yerleşen eski Yörükler için kullanılır. 1950 yılına kadar Tekeler köyünün m e zarları, çeşmeleri v e bina kalıntıları bulunmaktaydı. Köyün bulunduğu yer maden sahası içersinde kalması neticesinde burad ak i ka lıntılar da tamamen kaybolmuştur. Tunçbilek ismi ise yörede ilk linyitin 1869 Tavşanlı doğum lu, Süleyman oğlu A kkaş Mehmet’in (soyadı kanunun ile birlikte Tunçbilek Soyadını almıştır) soyadına izafeten verilmiştir.1940 yılında faaliyete geçen Garp Linyitleri işletmesi ile birlikte Küçükilet köyü merkez olmak üzere çevrede mahalleler oluşmaya başlamış tır. 1941 yılından sonra merkez mahalle Küçükilet ve diğer mahalleler ile birlikte Tunçbilek adını almıştır. Günümüzde Tunçbilek’in; Merkez (Küçükilet), Köprübaşı, Işık Sitesi, Madenciler, Çamaltı ve Hamitabat adında 6 mahallesi bulunmaktadır.
OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE TUNÇBİLEK
Oğuzların batıya yaptıkları büyük göçleri iki aşamada mütaala edebiliriz. Bunlardan birincisi; 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Selçuklu otoritesi altındaki Türk Boyları Anadolu’nun en ücra köşelerine adeta sel gibi dağılmaları, ikincisi ise; 1220 yılından sonra Moğol istilasından kaçan Türkmenlerin Anadolu’ya yaptıkları göçlerdir.13. yüzyıl ortalarında 24 Oğuz Boyu içersinde yer alan Kayılar’ın bir kısmı Söğüt ve Domaniç havalisine yerleşmiştir. Gerek Osman Gazi gerekse Orhan Gazi dönemlerinde gerçekleştirilen fetihlerle birlikte Orta Asya Türk yurtlarından kopup gelen göçebe Yörük ve Türkmen taifeleri yoğun olarak Eskişehir, Bilecik, Bursa ve Balıkesir çevrelerine yerleşmişlerdir. Özellikle 1325 yılında Adranos’un (Orhaneli) Orhan Gazi tarafından fethedilmesinden sonra Domaniç-Harmancık-Orhaneli ve Keles’i içine alan coğrafi saha Osmanlı hakimiyetine girmiş ve bu yöreye yoğun olarak Yörük ve Türkmen taifeleri yerleşmiştir. Yöreye ulaşan göçer Yörük oymak aşiret ve cemaatler, dağ yamaçlarında birçok köy kurmuşlardır. Tunçbilek ve çevresinde de “Yörük suya konmaz” sözünün bir gereği olsa gerek, kurulan köyler genelde su kaynakları üzerinde veya çok yakınında değildir. Köyler genelde dağ yamaçlarında kurulmuştur.Yörük deyimi; iyi ve çabuk yürüyen, göçebe, Anadolu’nun çadırda oturan Türkmenlerine ve bir yere yerleşmeyen göçebe halk için kullanılır. Başkanlarına da “Mir-i Yörükan” veya “Yörük Beyi” denmiştir.Yörük Beyi, Osmanlı Devleti’nde zeamet adı verilen toprak dirliğine sahipti. Vaktiyle bir yere yerleşmiş Yörüklere de “Manav” denir. Bu ad, yerleşik düzene geçen eski Yörükler için kullanılır. Yöre köylerini incelediğimizde halkın çoğunluğunun manav olduğu görülmüştür. Bir kısım köylüler de“ Bizim atalarımız yürükmüş” demektedirler. Yörede yerleşik düzene geçmeye çalışan konar göçer Yörük taifelerinin bir kısmı yerli Rumların deprem veya salgın hastalıklar nedeniyle terk ettikleri yerlerin yakınlarında yerleşik düzene geçmişlerdir. Roma ve Bizans döneminden kalan içilebilir su kaynaklarının ve pınarların varlığı Yörükler için kolaylık olmuş ve yerleşmeler bu gibi pınar çevrelerinde olmuştur. Örneğin Büyük ilet (Demirbilek) köyü, Roma-Bizans yerleşim yeri olan“İlkilik” mevkii yakınlarında kurulmuştur. Aynı şekilde Derbent ile Büyük ilet arasında yer alan “Ören Yeri” mevkii, Roma-Bizans yerleşim alanıdır. Ören, viran-harap demektir.Deprem, salgın veya istilalar neticesinde bu yerleşim birimleri tahrip olmuştur.
Yöredeki konarların yaylağı ise Tunçbilek’in doğusunda yer alan Yaylacık Dağı olmuştur. Burası Domaniç yaylalarına göre küçük olduğundan “Küçük yayla” diye nitelendirilmiştir. Yaylacık Dağında bulunan başlıca yaylalar şunlardır; Gümerik, Boyalık, Karadere, Ayvacık, Altıkardeş, Demiroluk ve Karakova’dır.
Konar göçer Yörük taifelerinin manevi dinamikleri ve yol göstericileri ise halkın “Dede” diye bildiği ve “Horasan Erenleri” olarak tanımladığı dervişler olmuştur. Kolonizatör Türk Dervişleri olarak nitelendirilen bu şahıslar; barış zamanlarında, şehir kültüründen yoksun, dini bilgiden uzak konar göçer Yörüklere basit tasavvufi fikirleri ve İslam Dininin temel vecibelerini öğretmişler, savaş zamanlarında da savaşlara katılmışlardır. Bu açıdan bakıldığında ise bu şahısları; “Alp” yani savaşçı, “Eren” yani Derviş olarak değerlendirmek mümkündür. Vaktiyle yerleşik düzene geçmiş ve Yörükler tarafından kurulan hemen hemen her köyde bu “Dede” yatırlarına rastlamak mümkündür. İnceleme ve araştırma yaptığımız köyler arasında sadece, eski adı Tatarlar olan Hamitabat köyü’nde (Şimdi Tunçbilek’in bir mahallesidir) “Dede” yatırı bulunmamaktadır. Bu durum bize, köye yerleşen Kızılkeçili Yörüklerinin sonraki dönemlerde, muhtemelen 19.yüzyılda iskan olunduğunu göstermektedir. Diğer köylerin tamamında bir veya daha fazla “Dede” yatırı bulunmaktadır. Bazı köylerde, altında mezar yeri olup olmadığı belli olmayan tarihi meşe ve ardıç ağaçlarına “Dede” denmektedir. İnsanlar, Dede olarak bilinen bu gibi yerlerden kesinlikle dal kesmezler, kozalak toplamazlar. Zira muhakkak bir zarar geleceğine inanılır.
Yöre köylerinde bu yatırların bir kısmına eski bir Türk inancı olan çaput bağlama ve dilekte bulunma uygulaması yapılmışsa da günümüzde bu gibi adetler tamamen kalkmıştır. Örneğin; Küçükilet köyü’nün hemen üst kısmında yer alan “Gaip Dede” yatırına vaktiyle halk çaput bağlayıp dilekte bulunurdu. Günümüzde ise böyle bir uygulama yapılmamaktadır. Yine Kızılçukur Köyü sınırlarında yer alan Kurudere Dedesi’nin halk arasındaki ismi “Çaput Dede”dir. Burada yatan Dervişin ismi zamanla unutulmuş, mezarı başına çaputlar bağlandığından Çaput Dede veya Kurudere Dedesi olarak anıla gelmiştir.
Bu Dervişler, Anadolu’nun dört bir tarafına, hatta tüm köylerine nasıl dağılmışlardır? Bu sorunun cevabını şu şekilde açıklayabiliriz; Anadolu’da meydana gelen Babai isyanı sonrasında başlarında çeşitli tasavvufi akımlara bağlı şeyh ve dervişleri olduğu halde Türkmenler, Anadolu’nun dört bir tarafına dağılmışlardır.
Anadolu’ya yeni gelen göçebe Yörük ve Türkmenler, Müslüman olmalarına rağmen üst düzey bir eğitimden ve dini bilgilerden yoksundular. Büyük kısmı okuma ve yazma bilmeyen bu konar göçerler, sürekli göç halinde olmaları nedeniyle İslamiyet’in kendilerine zor gelen kurallarını uygulamak yerine Sünni Derviş Türkmen Dedelerinin hurafelerini de içeren basit tasavvufi fikirlerle şekillenmiş Müslümanlığını benimsemişlerdir. Bu nedenle çok eskiden kurulmuş Yörük (manav) köylerinde bazı batıl inanışların yakın zamana dek gelmesi bu uygulamanın bir sonucudur.
Bu Türkmen Dervişler, en uçlara, ıssız dağ başlarına veya boş yerleşim birimlerine yerleşmişler, misafirhaneler ve zaviyeler kurmuşlar, çevredeki konar-göçerleri irşat etmişlerdir. Örneğin Dağ Yöresinde kurulan en eski köyler arasında yer alan Kızılçukur köyü’ndeki zaviye bu amaçla kurulmuştur.
Bir başka örnek vermek gerekirse Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyılda hazırlanan Osmanlıca bir haritada Derbent ve Yeniköy yakınlarında Köse Halife Tekkesi’nin varlığı gözükmektedir.Burası günümüzde halkın “Köse Kalfa” diye bildiği yerdir. “Halife” ismi zamanla halk ağzında “Kalfa”ya dönmüş ve buraya Köse Kalfa adı verilmiştir.
Bu türbe, Tavşanlı Harmancık karayolunun 18.km.de ve yol kenarındadır. Türbe, bir tarafı açık, penceresiz ve kapısız olup, 3x2 ebadında alçak tavanlı bir yapıdır. Bu mezarın herhangi bir kitabesi yoktur. Burada yatan Köse Hasan Dede, isim benzerliğinden dolay> Harman kaya tekfuru Köse Mihal ile karıştırılmıştır. Köse Hasan Dede, evliya mertebesinde mübarek bir zattır. Bu zat, halk arasında keramet sahibi bir zat olarak bilinir. Türbesine ne kadar kapı yapılmışsa bu kapıları durdurmadığına ve halk arasında kapıları söküp attığına inanılır. Burada yatan mübarek zatın türbesi 1880’li yıllarda Merkezyeniköylü hayırsever bir vatandaş olan ve 1910’lu yılların başında vefat eden merhum Molla Salih tarafından yaptırılmıştır. 1880 yılı öncesinde burada herhangi bir mezar bulunmamaktadır. 1915 yılında Harmancık Nahiye Müdürü Esat Bey, Köse Kalfa mezarı hakkında bir araştırma ve inceleme yapmıştır. 1935 Yılında ise Köse Mihal’in torunlarından Balta Bey sülalesinden olan Araştırmacı-yazar Ragip Mahmut Gazimihal, Yeniköy’de Köse Mihal ile ilgili bir mezar bulunup bulunmadığını öğrenmek için çalışma yaptığı sırada dönemin Harmancık Nahiye Müdürü Esat Bey, Köse Kalfa ile ilgili araştırmasını içeren bu mektubunu Ragıp Mahmut Gazimihal’e göndermiştir. Bu mektuba göre; Merkez yeniköy’de bulunan mezarın halk arasında Köse Kalfa ve Köse Hasan Dede olarak bilindiği, 1880’li yıllara kadar burada herhangi bir türbenin bulunmadığı ve şimdiki türbenin M.Yeniköylü hayırsever bir vatandaş olan Molla Salih tarafından yaptırıldığı, bu bilgilerinde Yeniköy ve Derbent köylülerinin bilgisine başvurularak belirlendiği” ifade edilmiştir.Harmancık nahiye müdürü Esat Bey’in R.M.Gazimihal’e gönderdiği bu mektup 11 Haziran 1333 (Miladi 29 Nisan 1915 ) tarihli olup, R.M.Gazimihal tarafından 1946 yılında Uludağ Bursa Halkevi Dergisinin 79. sayısının 9. sayfasında yayınlanmıştır. Yine bu mektuba göre;“1910’lu yıllara kadar Yeniköy ve Derbent köyleri kadınlarının buraya kurban getirip kestirdikleri, yemekler yiyip eğlendikleri, mezarın etrafında sadece çam ağaçlarının bulunduğu, başka ağaçların olmadığı, Köse Hasan Dede kabrinin baş ve ayak uçlarında yazısız iki tane sonradan konma adi mermer taş bulunduğu ve türbenin kara taşlardan alelade yapıldığı” ifade edilmiştir.Yine 1870’li yıllara ait bir Osmanlıca haritada ise türbenin bulunduğu bu alanda “Köse Halife Tekkesi” ismi geçmektedir. Bu haritanın aslı Bursa Büyükşehir Belediye Kütüphanesindedir. Nitekim bugünkü türbenin bulunduğu alanda ve türbenin üst tarafında, toprağın altında da bu tekkenin kalıntıları durmaktadır. Köse Halifenin (Köse Hasan Dede) Yeniköy-Harmancık yolu üzerinde yolun sağ tarafında türbesi bulunmaktadır. Bu şahsın, Osmanlı kroniklerinde ismi geçen ve sonra Müslüman olup Osman Gazi’nin yakın arkadaşlarından biri olan Harman kaya Tekfuru Köse Mihal ile hiçbir ilgisi yoktur. Köse Mihal’in türbesi Bilecik’in inhisar nahiyesi’nde Harmanköy’dedir.Osmanlı Devleti’nde ilk yıllardan itibaren Tunçbilek ve çevresi Osmanlı sınırlarında kalmıştır. Bir başka ifadeyle bu saha, Germiyan Beyliği toprakları içersinde yer almamıştır. Osmanlı Döneminde genel olarak Tavşanlı’n>n sınırlarının Kayaarası köyü’ne kadar dayandığı görülür. Buradan ilerisi ise Adranos ve Domaniç kazaları sınırları içersine girer. 1325 yılında Adranos’un fethinden sonra Osmanlı hakimiyetine geçen yörede ilk kurulan köyler; Kızılçukur ve Köseler olmuştur. 15. ve 16. yüzyıla kadar ise yörede hiçbir Hıristiyan unsuru kalmamıştır. Bu dönemi kapsayan kayıtlarda; Eflen, Bozbelen, Beye, Böçen, Ömerler, ilet (Demirbilek) gibi diğer köylerin de kurulduğu görülmektedir. Güraağaç ve Elmaağacı ise bu tarihlerde birer mezraa olarak gözükmektedir. ismi zikredilen bu köyler Piyadeganı Hassa-i Mir-i Livaya bağlıdır. Mirliva günümüzde Tuğgeneralin karşılığıdır. Bir başka ifadeyle bu köyler ve mezraalar Serpiyadelere tımar olarak, sipahilere de kılıç hakkı olarak verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin gelişip yücelmesinde birinci derecede “Tımar sistemi” etkili olmuştur. Köylerin bir kısmı tımara ayrılmış ve bu tımarlar hak sahibi muhariplere dağıtılmıştır. Yıllık geliri 20 bin akçe olana “Tımar”, geliri fazla olanlara da “Zeamet” veya “Has” adı verilmiştir. Bu sistem ilk olarak Osman Gazi zamanında başlatılmıştır.Sipahi, Osmanlı askerlik teşkilatında “Tımar” adıyla öşür ve vergilerini aldıkları araziye karşılık harp zamanlarında kendi hayvanları ve götürmeye mecbur oldukları “Cebelü” denilen silahlı askerleri ile birlikte sefere katılırdı. Yörede bazı köyler bu sipahilere verilen araziler etrafında genişlemiştir.1487 yılı tahrir defterlerine göre; yöreye Aydın müsellemleri iskan ettirilmiştir. 1530 yılında Kızılçukur, Köseler, Eflen, Bozbelen, Beye, Ömerler köyleri ile Elma ve Gürağaç mezralarının varlığı kayıtlara geçmiştir.Müsellemlerin (veya yayaların), kırsal kesimlerdeki görevleri nedeniyle ayrıcalıkları vardı. Bunlar,bazı vergilerden muaf tutulmaları karşılığında savaşlara yaya olarak katılırlardı. Savaş olmadığı zamanlarda da yol yapımı gibi görevleri vardı. Osmanlı Devleti’nde merkezin dışındaki taşrada padişahın otoritesini temsil eden yönetici, asker ve ilmiye sınıflarına mensup kişiler “askeriler” olarak tanımlanmıştır. Askeriler denilince; doğancı, derbentçi, köprücü, ulakçı, çeltükci, otakçı, kadı, kadı naipleri, şehir kethüdaları vb. görevliler akla gelmektedir. Bunlar aynı zamanda tekalif-i örfiyyeden de muaftırlar. Müsellem (yaya) çiftliklerinde Sultan II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed zamanlarında düzenlemeler yapılmıştır. 16. yüzyılın sonlarında da yaya ve müsellem teşkilatları, tımarlı sipahilerin geri hizmetlere çekilmesiyle önemini yitirmiştir. Osmanlı Devleti’nde maaşlı hassa ordusu kurulduktan sonra müsellem ve yayalar geri hizmetlere alınmışlardır. Bir başka ifadeyle Yeniçeri Ordusu kurulduktan sonra savaşçı özelliğini yitirmiş olan müsellemler askeri sınıfa dahil ettirilip geri hizmete alınmışlardır. Arşiv belgelerinde Yöre köylerinin bazılarına (Örneğin Bozbelen ve Ömerler) Aydın müsellemleri-nin yerleştiği görülmektedir. Tunçbilek ve çevre köylerinde bu müsellemler(yayalar) genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır. 1530 yılı kayıtlarında da; Köseler, Beke, Ömerler, Bozbelen, Böçen vb. köylerin hassa çiftliği olduğu görülmektedir.Arşiv kayıtlarında Beke ile Ömerler köyü arasında bir hassa çiftliğinin varlığı söz konusudur. Burada yaptığımız incelemede bu çiftliğin çok geniş olduğunu, buraya halk arasında “Yılo’nun (Yılıoğlu) Çiftliği” adı verildiğini ve buranın hafriyat sahasında kaldığını öğrendik. “Yılıo” adI, aynı zamanda Ömerler köyü’ndeki köklü sülaleler arasında yer almaktadır. Yaya ve müsellemlerin bir kısmı da derbentçilik görevinde bulunmuşlardır. Tenha, ıssız, tehlikeli geçit yerleri ile boğazlara, güvenliği sağlamak için derbentçiler yerleştirilmiştir. Örneğin Derbent köyü’nün kuruluşu da muhtemelen bu şekilde olmuştur. Bu derbent, Keles yönünden gelen ve Tavşanlı’ya uzanan yolun güvenliğini sağlamakla görevliydi. Derbent köyü yakınlarında “Eski köy” denilen bir yer bulunmaktadır. Muhtemelen derbent muhafızlarının ilk durdukları yer burasıydı. Bu derbentçilerin daha sonra şimdiki köyün üst tarafına yerleştikleri anlaşılmaktadır. Şimdiki Köyün içinde, köyün yukarı kısmına giden yolun solunda “Kule bunarı” denilen tarihi bir pınar bulunmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren de derbent teşkilatları eski önemlerini kaybetmişlerdir. Yöredeki köyler genel olarak Karakeçili Yörükleri tarafından kurulmuştur. Örf, adet, gelenek ve görenek bakımından yöre köyleri büyük oranda benzerlik gösterir. Yöre halkı; eski giyimleri, Yemekleri, inanışları, düğünleri, yerel ağız özellikleri kısacası her şeyiyle ortak bir kültüre sahiptir. Karakeçililer, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin bağlı bulunduğu Yörük topluluğudur. Bu Yörükler kendilerini Osmanlı Devleti’ni kuranlarla akraba olarak görürler. Yaklaşık 600 küsur yıldan beri Domaniç-Tavşanlı-Harmancık-Dursunbey-Keles ve Orhaneli ilçelerini kapsayan geniş bir coğrafi sahada, Domaniç yaylası ile Dursunbey-Aydın-İzmir kışlaklarında göçküncü tabir edilen bu Karakeçili Yörük oymakları varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Karakeçili Yörüklerinin Domaniç Dağındaki başlıca yaylakları şuralarıdır; Eğridere, Bileylik (Dalak kaydıran-Eğrek Gürgenliği), Kazmurt, Kıransorkun, Sarıçayır, Karagöl vb... Yaylada duran Karakeçili Yörükleri, Ramazan ayı geldiğinde kendilerine teravih ve diğer vakit namazlarını kıldırması için hoca tutarlardı. Örneğin Keles’in Davutlar köyü’nden Süleyman (Ülker), Ulu Dümrekli Balı(Sarı Ahmet’in oğlu), Çamlıcalı Ahmet, Çarşambalı Ramazan, Sarıotlu Musa hocalar Domaniç yaylalarında duran ve Karakaya köyünü kuran Karakeçili Yörüklerine hocalık yapmışlardır. Yaylada duran Yörükler,Cuma namazlarını kılmak için genelde en yakın köylere inerler. Bu Yörük oymakları Domaniç yaylalarından batıdaki kışlaklarına giderken iki farklı güzergahı kullanmışlardır. Birinci güzergahı kullananlar; Domaniç-Artıranlar Balatdanişmend - Kozluca-Sineçler (Kocapınar)-Aliova üzerinden, ikinci güzergahı kullananlar ise; Domaniç-Sarıot-Karamanlar-Eflen-Kürt (Gülözü)-Meyran Dağı-Dutluca-Alutça-Gökçedağ üzerinden batıdaki kışlak yerlerine gitmişlerdir. Buna göre kasım ayı ile birlikte yaylalardan kışlaklara göç edilir, Hıdrellez yani mayıs ayı ile birlikte tekrar yaylaklara geri dönülürdü. Yakın zamana kadar özellikle Karakaya köyü yakınlarında göçküncü tabir edilen bu Karakeçili Yörüklerine rastlanmaktaydı. Bunlar da zamanla tamamen yerleşik düzene geçmişlerdir. Eski adı Tatarlar olan Hamitabat köyü ilk olarak Kazan Bölgesinden gelen Müslüman Tatar muhacirler tarafından kurulmuştur. 1860 yılında Kütahya’ya Kırım ve Dağıstan muhacirlerinin iskan edildiği arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Zira arşiv belgelerinde; “Tavşanlı nahiyesine tabi Hamitabat karyesinde Kazgan muhacirlerinden Hacı Abdullah Ağa’nın müceddeden inşa etmiş olduğu cami-i şerif” şeklinde bir bilgi yer almaktadır.
Zamanla bu Tatarların bir kısmı Eskişehir’e bir kısmı da Gediz ilçesi Efendi Köprüsüne göç etmişlerdir. Köyde çok az Tatar aile kalmıştır. Zamanla burada iskan olunan ve Yaylacık Dağında bulunan Kızıl keçili (Develi) Yörükleriyle birlikte köy, büyüyüp gelişmiştir. Cumhuriyet döneminde 1940 yılında Garp Linyitleri işletmesi’nin açılmasıyla Tunçbilek büyük bir gelişme göstermiştir. 1964 yılında da Tunçbilek Belediyesi’nin kurulmasıyla beldenin çehresi değişmiştir. 1960’lı yıllara kadar Tunçbilek merkezinden geçen Kocasu nehri üzerinde bir ahşap köprü vardı. Bu ahşap köprü 1960’lı yıllarda yıkılarak günümüzdeki beton köprü inşa edildi. Bu köprü, Tavşanlı istikametinden Tunçbilek’e girerken yolun solunda hastane sırasında, şimdiki köprünün sol tarafındaydı. Yine aynı yıllarda Tunçbilek’in tek oteli Otel Kentti. Bu otel günümüzde ev olarak kullanılmaktadır. Burası, Gedizli’nin oteli olarak bilinmekteydi. Kurulan mahalleler ile birlikte beldenin nüfusu artmış, böylece yeni camilere, okullara, parklara, bahçelere, mesire yerlerine, spor sahalarına diğer altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyulmuştur. Tüm bu ihtiyaçlara binâen Tunçbilek Belediyesi’nin yaptığı altyapı hizmetleri ve G.L.İ’ nin de yeni iş imkanları sağlamasıyla Tunçbilek, adeta bir cazibe merkezi haline gelmiştir.
MİLLİ MÜCADELEDE TUNÇBİLEK VE ÇEVRESİ
Milli mücadele yıllarında 8 Temmuz 1921 tarihinde Yunanlıların genel bir saldırısı neticesinde Yunan 3. Kolordusu Bursa’dan Kütahya istikametine doğru ilerlemiştir. 10 Temmuz 1921 tarihinde Yunanlılar, asıl saldırılarını başlatmışlar, 10. ve 7. tümenleri ile Uludağ üzerinden Tavşanlı istikametinde harekete geçmişlerdir. Asıl gayeleri Kütahya üzerinden Ankara’ya ilerlemek olan bu iki Yunan tümeni 13 Temmuz’da Tavşanlı’ya, 15 Temmuz’da da Gümüşköy yakınlarına varmıştır.13 Temmuz 1921 tarihinde Tunçbilek ve Tavşanlı düşman işgali altına girmiştir. Bu Yunan ilerleyişi sırasında Tunçbilek ve çevre köyleri de büyük işgali yaşamışlardır. Bu işgal sırasında köylerden genel olarak etlik hayvan, ekmek, yumurta vb. yiyecek toplamışlar, topladıkları hayvan sürülerini de Tavşanlı’nın Şahmelek köyü yakınlarında bulunan hayvan toplama merkezine götürmüşler,çevre köylerden de bu hayvanlara bakacak çobanlar tutmuşlardır. Yunanlıların bir bölüğü Harmancık üzerinden, bir bölüğü de Kozaağacı- Kızılçukur’dan Tavşanlı ve Tunçbilek istikametinde ilerlemişlerdir. Yunanlılar Artıranlar köyünde köy Dedesinin olduğu tepeye çadır kurmuşlardır. Köyün karşısında Yıldız Tepe eteklerinde bulunan tarihi krom madeninde katiplik yapan, halk arasında “Yıbar Gavuru” olarak bilinen ve Yunanlılara yardım edip yol gösteren şahıs “Artıranlar köyü’ne dokunmayın” ricasında bulunmuş, ve köye bir zarar gelmesini önlemiştir. Buna rağmen Artıranlar ve Nusratlar köylerinden hayvan sürüleri Yunanlılarca götürülmüştür. Yunanlılar, Gürağaç köyünü işgal ettiklerinde Kadı oğullarının odasında kalmışlardır. Köy meydanında her gün 2-3 sığır kesip, kazanlarla yemekler pişirmişlerdir. Büyük ilet köyü’nde ise Yunanlıların köye zarar vermelerini önlemek için, köyün en yüksek tepesine şevket Sargın tarafından beyaz bir örtü (bayrak niyetine) asılmıştır. Tavşanlı, Harmancık, Dağardı ve çevresinde faaliyet gösteren Alabardalı (Çamalan köyü) Kabakçı Salih Efe ve çetesi, yörede Yunanlılarla mücadele etmiştir. Kabakçının yanında Alabardalı Kara Ahmet, Seyis Kamil, Şapçılı Şükrü, Harmancık Akalanlı Canip Efe, Keles Kıranışıklarlı Topal Sadettin Efe, Madenlerli Mehmed Ali, Derbentli Bilmen’in Eyüp vb. yörenin namlı efeleri bulunmaktadır. Yunan kumandanı olan ve yörede “Tazılı kumandan” olarak bilinen Zamanist, Kabakçı Çetesi tarafından (Derbent köylü Bilmen’in Eyüb’ün attığı bir bomba sonucunda) Eflen yakınlarında yapılan bir çarpışmada öldürülmüştür.Efeler tarafından başı kesilen Yunan kumandanı Zamanist’in cesedi bir kuyuya atılmıştır. Öldürülenler arasında Kabakçının uzun süre peşinde olduğu, Yunanlılara yardım ve yataklık yapan ve aslen bir dönme olan, maden katibi “Yıbar Gavuru” da bulunmaktadır. Olayı haber alan Yunanlılar, Eyüp Efenin Derbent köyünden olması nedeniyle derhal köye intikal ederlerken, Derbentliler de Nusratlar köyü tarafında ve 1,5 saat mesafedeki Çalıkoyak mevkiine doğru kaçmışlardır. Köyde kalan ve kaçmayan köylüler ise Yunanlılar tarafından önce camii içine doldurulmuş daha sonra da caminin hemen üst tarafında Böcekoğlu Hüseyin’in evine götürülmüşlerdir. Bu evde toplam 17 kişi, ev ateşe verilmek suretiyle Yunanlılarca diri diri yakılmıştır. Daha sonra yakılan evin etrafındaki ahşap evlerde yanmaya başlamıştır. Yunanlılar aynı şekilde Yeniköy’ü de yakmışlardır. Üç gün işgal altında tutulan köyün Kırantarla ve Ağılca mevkilerinde karargah kuran Yunanlılar üç gün köy ve çevresini kontrol altında tutmuşlar ve Keşiş (Uludağ) Dağına kadar olağanüstü ted birler almışlardır. Üçüncü gün sonrasında Yunanlıların gittiğini öğrenen köylüler, köye indiklerinde Böcekoğlu Hüseyin’in evinde 17 kişinin yanmış cesetleriyle karşılaşmışlardır. Yunanlılar tarafından yakılmak suretiyle şehit edilenlerin (ruhları şad olsun) isimleri (tespit edebildiğimiz kadarıyla) şunlardır; 1- Böcekoğlu Hüseyin 2- Koz ağaçlıoğlu Ahmet, 3- Gökçeoğlu Akif, 4- Kahyaoğlu Ahmet, 5- Kara Mehmet’in oğlu Mehmed, 6- Koca Osmanoğlu Ömer, 7- Koca Osmanoğlu Ömer’in küçük oğlu Ülfet, 8- Efeoğlu Mehmet 9- Softaoğlu Ahmet, 10- Dilsizoğlu Şerif, 11- Genç Alioğlu Hüseyin, 12- Keles’in Deliler köyünden bir imam, 13- İmamoğlu Şerif, 14- Dağdelenoğlu Mahmut, 15- Mehmetler’in Selim Anlatılanlara göre; Yunanlılar, Böcekoğlu Hüseyin’in evinin alt katına bu 17 kişiyi doldurup evi kilitledikten sonra, evin üzerine ve çevresine yanıcı beyaz bir toz serpmişlerdir. Şehit edilen bu 17 kişi anısına Derbent köyü’nde bir Şehitlik yapılmıştır.Derbent köyü’nde bu 17 kişinin yakılması sırasında ilginç bir olay yaşanmıştır. Anlatılanlara göre; Yunanlıların köye geldiğini haber alan Derbentliler, Nusratlar tarafında ve 1,5 saat mesafedeki Çalıkoyak denilen Mevkiye sığınmışlardır. Çalıkoyak mevkiine gidenler arasında olan Burgulu Süleyman ve hamile hanımı da bulunmaktadır.Hanımı bu sırada çocuğunu dünyaya getirir. Süleyman; “Çocuğu şu çalı dibine bırak, at enkini” deyip hanımını azarlar. Hanımı da yeni doğmuş çocuğunu istemeye istemeye, yolda giderken “ikili Dere” mevkiinde bir çalı dibinin içine koyar. Aradan üç gün geçer. Dördüncü gün, Yunanlıların köyden çekildiğini öğrenen Derbentliler, köye inmeye başlarlar. Burgulu Süleyman, hanımına “şu çocuğa bir bakalım yaşıyor mu acaba?”der. Çalı dibine baktıklarında henüz üç günlük olan çocuklarını, parmaklarını emmek için ağzına götürmüş, üzeri çalı, çırpı ve otlarla sarılmış vaziyette buluyorlar. 1922 (Rumi 1338) doğumlu Derbent köyü’nden Burgulu Süleyman’ın oğlu Ramazan Demiralp, 2003 yılı Haziran ayı itibariyle 81 yaşında olup halen sağdır. Allah (cc) uzun ömürler versin.
I. Dünya ve İstiklal Harbinde yöre köylerinden Şehit olanlar;
ADI |
DOĞUM YILI |
SÜLALE ADI |
BABA ADI |
KÖYÜ |
Hüseyin |
1297 (1880) |
Çelebioğlu |
Hasan |
Derbent |
Hüseyin |
1291 (1874) |
Softaoğlu |
Şerif |
Derbent |
Ömer |
1293 (1876) |
Koca Osmanoğlu |
Osman |
Derbent |
Akif |
1313 (1895) |
Kadiroğlu |
Mustafa |
Derbent |
Ahmet |
1304 (1886) |
Kayışoğlu |
Tahir |
Derbent |
Mustafa |
1293 (1876) |
Emeksizoğlu |
Süleyman |
Tunçbilek |
Ahmet |
1314 (1896) |
|
Mehmet |
Bozbelen |
İsmail |
1292 (1875) |
|
Ahmet |
Bozbelen |
Kadir |
1291 (1874) |
|
Halil İbrahim |
Tunçbilek |
Halil |
1295 (1878) |
|
Ahmet |
Kızılçukur |
Mustafa |
|
|
Ahmet |
Ömerler |
Mehmet |
1303 (1886) |
|
İbrahim |
Köseler |
Ali |
|
|
Osman |
Beke |
Memiş |
1292 (1875) |
|
Ömer |
Bozbelen |
Emin |
|
|
Mustafa |
Tunçbilek |
Mustafa |
|
|
Arif |
Bozbelen |
Ahmet |
|
|
Mehmet |
Kızılçukur |
Ali |
|
|
Mustafa |
Köseler |
Mehmet |
|
|
İbrahim |
Köseler |
Ahmet |
1302 (1885) |
|
Ali |
Kızılçukur |
Ali |
|
|
Süleyman |
Kızılçukur |
Mehmet |
1302 (1885) |
|
İsmail |
Karakaya |
İbrahim |
1312 (1894) |
|
Ahmet |
Gürağaç |
Mehmet |
1313 (1895) |
|
Ramazan |
Derbent |
İsmail |
1298 (1881) |
|
Tahir |
Derbent |
Recep |
1315 (1897) |
|
Ali Osman |
Derbent |
Halil |
1294 (1877) |
|
Ali |
Gürağaç |
İbrahim |
1301 (1884) |
|
Abdullah |
Gürağaç |
Rıza |
1297 (1880) |
|
Mustafa |
Gürağaç |
Mustafa |
1313 (1895) |
|
Ahmet |
Derbent |
Ahmet |
1303 (1886) |
|
İsmail |
Yol ilet |
Mustafa |
1297 (1880) |
|
İftade |
Küçük İlet |
Kukuş Hasan |
1303 (1886) |
|
|
Tatarlar |
Abdüşşükür |
1303 (1886) |
|
|
Tatarlar |
Abdülaziz |
1303 (1886) |
|
|
Tatarlar |
|